Yazılı & Görsel Basın

Dünya Gazetesi / ‘Rekabet avantajı’ değil ‘işbirliği avantajı’ dönemi

Management Centre Türkiye, her yıl geleneksel olarak düzenlediği Pazarlama ve İnsan Kaynakları zirvelerini bu yıl “& Now Business&Tech Week” çatısı altında buluşturuyor. 8-10 Mayıs 2018 tarihlerinde gerçekleşecek olan zirvenin amacı iş dünyasını gelecekle buluşturmak.

Zirvenin konuşmacılarından biri de Designing Regenerative Cultures (Yenilenebilir Kültürler Tasarlamak) kitabının yazarı ve dönüştürücü inovasyon, yaşayabilir gelecek ile yenilenebilir gelişme konularında eğitimci ve danışman olarak çalışan Dr. Daniel Christian Wahl. Zirve öncesi konuşma fırsatı bulduğum Dr. Wahl, ile geleceği tasarlamaktan, yenilenebilir gelişmeden, ortak yaratıcılıktan ve doğa ile insan ilişkisinden bahsettik...

- “Geleceğimizin tasarımcısı olabiliriz, aynı vizyonu paylaşan diğerleriyle tam bir ortak-yaratmaya girişebiliriz” diyorsunuz. Bu yeni “ortakyaratıcılığı” nasıl tanımlıyorsunuz?

Bugünlerde işbirliğinden çok fazla söz ediliyor. Bu iyi bir gelişme. Hepimiz için daha iyi bir dünya istiyorsak, “rekabet avantajı” düşüncesinden, “işbirliği avantajı” düşüncesine geçmemiz gerekiyor.

Toplumda insanlığın bir bütün olarak karşılaştığı krizler ve fırsatlar, farklı paydaşların birlikte çalışmasını gerektiren sistematik çözümlere ihtiyaç duyuyor. Karbon azaltıp, fosil enerjiden yenilenebilir enerjiye ve biyo malzemelere geçiş yaparak iklim değişikliğine cevap vermeliyiz. Ayrıca artan eşitsizlikten kaynaklanan sosyal uyumun erozyonunu ele almalı ve küresel ekonomilerin çöküşünden kaçınırken, ekonomik ve parasal sistemimizi yeniden tasarlamalıyız. Gezagenimiz aşırı nüfus artışı, geri dönülemez iklim değişikliği, kaynak savaşları ve toplumsal çöküntüyle karşı karşıya. Burada kazanmanın tek yolu, birey ve toplum için uygun olan kazan-kazan çözümler üretmek, toplumlar ve ekonomik sistemlerin dayandığı sağlıklı ekosistemleri yeniden kurmak. ‘Bize karşı onlar’ düşüncesinin zamanı geçti. Bu işte hep beraberiz. Yaşayan bir gelecek inşa etmek istiyorsak, birlikte hareket eden bir vizyon ve misyon oluşturmalıyız. Her yerde çeşitli yenileyici kültürleri oluşturmak, hepimizin aynı olması anlamına gelmiyor. Bölgenin biyokültürel özellikleri çerçevesinde uyarlanmış zarif çözümlerle, global iş birliğinde yerel ve bölgesel fırsatları artırıp, global meydan okumalara hazır bir insan ailesiyle çeşitlilik meydana getirebiliriz.

- Biyomimikri, yani doğadan ilham alan tasarımın hayatımıza katacağı avantajları neler?

Doğadan öğrenecek çok şeyimiz var. Biyomimikri Enstitüsü’nün kurucu ortağı Janine Benyus, ‘Hayatın araştırma geliştirme konusunda 3.8 milyar yıllık bir geçmişi olduğunu’ söylüyor. Tabii yaşamın karşılaştığı birçok probleme çözüm olarak gördüğü ustaca yolları uygularsak…
Biyomimikri, canlı organizmalar ve onların etkileşimlerinden öğrendiklerimizle çok daha sürdürülebilir çözümler yaratabileceğimizi gösterdi. Toksik olmayan yapıştırıcılar, anti-bakteriyel yüzeyler, iklim değişikliğine cevap olarak mantar ve ağaç yardımlı karbon tutma gibi yenilikleri kapsıyor. Biyomimikrinin ilk yirmi yılı, ürün ve süreç tasarımı alanlarındaki patent ve teknolojilerde büyük bir artış gördü. Şimdi tüm şehirler ve bölgeler ölçeğinde tasarımına geçiyoruz. Biyomimikrinin temel görüşü, ‘yaşam, yaşam için yardımcı koşullar yaratır’ üzerine kurulu.

Yenileyici gelişimin ana taahhüdü, ekosistemlerden öğrenmek ve kendimizi insanlar olarak doğanın ve yaşamın bir parçası olarak anlamak olduğudur. Bizler de, yaşam için elverişli koşullar yaratan yenileyici kültürler yaratabiliriz. Hasar verdiğimiz ekosistemleri iyileştirebilir, ormanları, toprakları, okyanusları, su yollarını yeniden oluşturabilir ve gezegen sağlığının görevlileri olan insanlık için bir gelecek yaratabiliriz.

- “Sürdürülebilirliğin ötesine geçmek”ten bahsediyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Sürdürülebilirliğin ötesine geçmenin zamanı geldiğini söylememin iki nedeni var. Birincisi; bazı insanlar, yıllarca büyüme ve kâr elde ettiği için şirketlerini sürdürülebilir olarak nitelendiriyorlar. Sürdürülebilirlik terimi ise, sürdürdüğümüz şeyin ne olduğunu açıklamamızı gerektiriyor. ‘Yenileyici gelişim’ terimi, yenilenemeyen kaynakların kullanılmaması ya da yenilenebileceklerinden daha hızlı şekilde kullanılmaması amacını taşır.

Diğer taraftan, Bill Reed’in ‘Zihinsel Modellerimi Değiştirme’ başlıklı makalesi bir şirketin yolculuğunu anlatıyor: Bir işletme temelde kanunları çiğnemiyor; ekosistemlere ve topluluklara sadece mevzuatlarda tanımlanan sınırlar içinde zarar veriyor. Sonra daha az kirleten, daha az enerji kullanan ‘yeşile’ geçiyor. ’Greenwashing’ adıyla bu basamak sıklıkla istismar edilse de, yolculuk açısından önemli bir adım. Sonrasında nötr etki noktası adımına geçiyoruz. Her ne kadar yüzyılın ortasına kadar 9-11 milyardan fazla nüfusa ulaşmak istesek de, sanayi devriminden bu yana çok daha fazla insana zarar verdiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Yenileyici olmak için doğa ile kültürü uzlaştırıp, hayatın sürdürülebilir süreçlerinde kendimizi anlamamız gerekiyor. Yenileyici gelişme, birçoğunun zararına olan az sayıdaki bireysel parametreleri maksimize etmek yerine, tüm sistemi bütün katılımcılar için optimize etmeyi amaçlıyor. Sadece zarar vermemekle kalmıyor, sağlıklı ekosistem işlevlerini, toprakları, ormanları ve su yollarını yenileyerek, toplumsal bütünlüğü ve küresel dayanışmayı yeniliyor. Gelişmekte olan toplulukları ve küresel iş birliği ile bölgesel ekonomileri besleyerek bunun ötesine geçiyor.

- Doğal dünya ile yaşamsal bağımızı kaybettiğimizi düşünüyor musunuz?

Bunu nasıl yeniden inşa edebiliriz? Bu bağımızı asla kaybedemeyiz çünkü doğa biziz. Bunun yanında hikayemiz; doğa ile kültürü, akıl ile bedeni, benlik ile dünyayı birbirinden ayırıyor. Bu hikaye artık bize hizmet etmiyor. Bir şekilde doğadan ayrı olduğumuza inandık. Einstein‘ın, ünlü sözünde söylediği gibi, yaşadığımız sorunları, bu sorunları oluşturan zihniyeti kullanarak çözemeyiz. Dolayısıyla, ayrılık hikayesinin yerine karşılıklı bağımlılık ve bağlantı hikayesini koymalıyız.

- Teknoloji doğa ile yeniden bağlantı kurmamızı sağlar mı?

Daha iyi inovasyon ve ileri teknolojilerle her şeyin çözülebileceğine inanmaya başladık. Teknolojik yenilik, birçok şeyi iyileştirmemize kesinlikle yardımcı olsa da teknolojiye hizmet eden insanlar değil, gerçekten insanlığa hizmet eden teknolojiler ürettiğimizden emin olmalıyız. Hangi teknolojilerin daha da geliştirileceği ve hangi teknolojilerin kısıtlanacağı hatta tümüyle yasaklanacağı konusunda daha derin bir ahlaki diyaloğumuz yoksa teknolojik bir distopya meydana getirme tehlikesi altındayız. Daha önce doğadan ayrı olmadığımız ve algılanan ayrım sadece aklımızda olduğu için, ‘yeniden bağlanmak’ için bir teknolojiye ihtiyacımız yok. Tek yapmamız gereken, bedenlerimize geri dönüp bir parkta ya da ormanda veya vahşi doğada daha iyi vakit geçirmek.

Yapay zeka ve biyoteknolojinin birleşmesi baskıcı bir gelecek yaratabilir

“Günümüzün yüksek teknolojilerinin çoğu, ilk olarak daha gelişmiş silah sistemleri üzerinde çalışan zengin laboratuvarlar tarafından geliştirildi. Yapay zekâ, robotik ve biyoteknolojinin birleşmesi, en iyi bilim kurguların onlarca yıldır bizi uyardığı baskıcı bir teknolojik geleceği yaratabilir. George Orwell’in 1984 kitabında anlatılan anlamda ‘cesur yeni bir dünyaya’ doğru gidiyoruz. Her yerde bulunan teknoloji, 24 saat gözetim ve özellikle otonom robot silah sistemlerinin etiği hakkında acilen tartışmaya ihtiyacımız var. Bilim, teknoloji ve tasarımın gücünü iyiliğe doğru yönlendirirsek, yenilenebilir gelişme dönemini başlatabiliriz. Bu sadece teknoloji kaynaklı bir değişim anlamına gelmiyor. Dönüşümü sağlayacak inovasyonun, yaşam tarzından iş yapış modellerine kadar tüm ekosistemde gerçekleştirilmesi gerekiyor.”

Küreselleşme bölgesel ekonomileri eritti

“Hangi tür kurumsal yapıların ve faaliyetlerin gerçekten insanlığa ve daha geniş bir yaşam topluluğuna hizmet ettiğini kendi kendimize sormalıyız. Biyomimikrinin temel öğretisini izleyen kurumlar yaratabilir miyiz? Yaşam için elverişli koşullar yaratan şirketler yaratabilir miyiz?Küreselleşme birçok fayda getirdi ancak bölgesel ekonomileri de eritti. Yerel kaynaklar ve yenilenebilir enerjilerin ön plana çıktığı, tasarımla yenilenen sanayilere geçerek, tedarik zincirlerini kısaltabiliriz. İnsanlar, sadece para kazandıkları değil, içinde bulundukları topluluğa ve bölgeye fayda sağlayan, çocukları için daha sağlıklı bir gelecek yaratan şirketlerde çalışmak istiyor. ‘Anlam yaratan bir ekonomi’ içinde kazanmak için can atıyorlar. Biyomimetik tasarım uygulayan ve yenilik stratejisi olarak doğadan öğrenen şirketler kendi sektörünün tedarik zincirlerini temizliyor, endüstrisini dönüştürüyor ve herkesin hayatını olumlu anlamda etkileyen fi rmaların doğmasına yol açıyor.”

Mevcut üretim ve tüketim modelleri dünyayı yanlış yönlendiriyor

“Şu anda sürdürülemez durumda olan üretim ve tüketim modelleri, iş birliğini değil, rekabetçiliği savunuyor ve dünyayı yanlış yönlendiriyor. İş; dünyada iyilik için bir güç olabilir ve olmuştur. Kurumda yenileyici bir niyet ve kültür oluşturmak, dışa doğru dalgalanacak ve tüm endüstrileri, toplulukları ve bölgeleri dönüştürecektir. Dönüşüm hakkında çok paydaşlı ve çok sektörlü konuşmalara giden bir başka yol da, BM Gündem 2030 ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi tarafından sunuluyor. Kolektif akıl, yaratıcılık ve dönüşümcü inovasyonun kaynağı olarak anlam ve amaç duygusunu yeniden oluşturmalıyız. Birlikte yaratma; diğerleriyle kendimizin, yaşamımızın, kendi ailemizinkinden daha büyük olan bize, toplumumuza ve dünyaya fayda sağlayan bir vizyon üzerinde çalıştığımızda başlar. Şimdi, insanlığın gezegende yenileyici bir etkiye sahip olduğu geleceği yaratmanın zamanı…”